| | Üretsiz Blog oluştur

Kabus

Tarikatlı Demokrasi!

Tarikatlı Demokrasi!

 

 

Hatırlarsınız, Kemalist Devrimlerle ocağına incir ağacı dikilen tarikatlar, bir aralar meydanlara dolmuştu. Evet, meydanlara doldular. Sakın ha, meydanlara dolmak gibi gayet demokratik ve ilerici bir şeyi bu dogma yuvaları için nasıl kullanabildiğimi sorgulamayın. Daha düne kadar “Cumhuriyet Mitingleri” için “Miting, meclisin iradesinden üstün değildir” diye lafazanlık yapanlar, o gün “ortak akılsızlık” içeren hareketleriyle bu düşüncelerini meydana inerek(!) ifade edi yorlardı.

 

Meydana dolmak gibi gayet demokratik ve ilerici eylemlerin böylesi dogmatizm esiri insanlar için bir anlamı bulunmadığından insan şaşırıyor elbet. Nasıl oluyor da oluyor demeyin. Topluma dayatılan ciddi bir yanılgıdır “Tarikat demokrasisi”.

 

Bu demokrasi öyle bir demokrasidir ki hukuk mukuk tanımaz. Tarikat Demokrasicileri için demokrasi, salt bir parmak hesabı rejimidir. Rasyonel düşünme, irdeleme, tartışma gibi unsurlar önemli değildir onlara göre. Ne de olsa biat kültürüyle yetişmişlerdir. Önemli olan sorgulamak değil iman etmektir.

 

Halk cahil, halk eğitilmemiş, halk bunlara paralel olarak muhafazakâr, halk geçim derdine düşürülmüş, halk yeşil kartını mı alalım Kıbrıs’ı mı verelim sorusuna yeşil kartım kalsın diyen bir halk…

 

İşte bu hale getirilmiş bir halka, tarikat yollarını da açarsanız ortaya demokrasi açısından ciddi sorunlar yaratan bir tablo çıkar. Çünkü tarikatlara teslim edilen bir kişinin özgür iradesinden söz edilemez. Bir ağanın emri altındaki maraba ile tarikat şeyhinin emri altındaki emekçinin teorik olarak hiçbir farkı yoktur. Zira ortada irade yoktur.

 

Tarikatla Demokrasi Olmaz

 

Nasıl olabilir ki?

 

Hürriyet Kelebek'te (2 Temmuz 2004) Kadiri tarikatıyla ilgili bir haberi anlatayım da siz karar verin isterseniz.

 

Kadiri tarikatının müritleri şeyhleri izin vermediği sürece işyeri açamazlarmış, evlenemezlermiş, çocuk sahibi bile olamazlarmış. Müritlerin kızları şeyh efendiye hizmet edebilmek için birbirleriyle yarışırlarmış.

 

Görüyor musunuz aslan demokratları!

 

Devam edelim…

 

“Şeyh, müritlerin gözünde ulaşılmayan bir varlıktır. Şeyhin berberde kestirdiği saçlarını, kestiği tırnaklarını toplayıp saklayan bile vardır. Bir gün sohbet toplantısının ardından şeyh çay içmişti. Tekrar çay getirmesi için bardağı uzattığında bardağın dibinde kalan çayı içmek için müritler birbirine girdi.” diyor haber metni.

 

Dahası var…

 

“Yine bir gün, şeyh kendisinin aldığı iç çamaşırı küçük gelince değiştirilmesi için geri gönderdi. Ama iç çamaşırı geri gitmedi. Müritler arasında öpüp-koklandıktan sonra bir mürit satın aldı. Zaten şeyhin bir eksiği olduğu zaman ortaya söylerdi, müritler anında yerine getirirdi.”

 

Evlenmek için, çocuk sahibi olmak için, dükkân açabilmek için şeyhinden izin alan; mide kaldıracak bir şekilde don koklayan, bunu eline yüzüne süren, şeyhinin kulu-kölesi insanlar siyasal seçimini özgürce yapabilir mi, oy kullanma hakkını özgürce kullanabilir mi?!

 

Kendi ülkesindeki farklı inançlara saygısı olmayan, bu yüzden ısrarla ümmetçiliğini beyan eden insanlardan hürriyetçi çıkar mı?!

 

Belgesel çekimi için Kayseri Kalesi’ne asılan Bizans bayraklarına tahammül edemeyen insanlardan hoşgörü beklenebilir mi?!

 

Türban davası ile özgürlük havarisi kesilenlerin, daha sonradan “madem müslümansın” diye başlayan dayatmaları demokrasi kültürüyle örtüşebilir mi?!

 

Demokrasi, liberalizm diye çığlık atarken aynı zamanda “okurumuz buna hazır değil” diyerek kendi yazarının yazısını yayından kaldıran bir basın, gerçekten de samimi mi?!

 

“Evrim teorisi” gibi bilimsel bir olguya reklamlarında bile katlanamayarak onu sansürleyen yine aynı basın, acaba liberalizmden gerçekten de bir tutam ışık kapabilmiş midir?!

 

Ya da insanları manşetlerde hedef göstererek ölümlerine sebep olan “kardeş” basın, hümanist duygular besliyor olabilir mi?!

 

Demokrasi ile Şeriat Çatışır!

 

Sevgili okurlar; Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler bu kavramlara değer veren kişiler ve kurumlar için geçerlidir. Onu içten içe oymaya çalışan, amaç değil de araç olarak görenler için değil.

 

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin esas olduğu bir çoğunluk yönetimidir. Laiklik ise, devletin dinlere eşit uzaklıkta bulunmasını ifade eder. Sadece çoğunlukçulukla demokrasi olmaz. Bugün bu konuda düşülen en büyük hata budur. Madem ben daha fazlayım her istediğimi yaparım mantığıdır bu. Oysa Demokrasiyi tanımlarken temel hak ve özgürlüklerin esas olduğundan bahsetmiştik.

 

Demokrasi, azınlıkların da bir gün iktidara gelebileceği hesabını yaparak onları koruyan bir sistemdir. O yüzden bir “çoğunluk diktatörlüğü” asla olamaz ve olmamalıdır.

 

Peki, tarikatların tabi olduğu “şeriat” nedir? Şeriat, dünyayı da, ahreti de düzenleyen İslam kuralları ve bu kurallara göre kurulduğu kabul edilen teokratik devletin temelidir.

 

İslam kurallarının uygulanmaya çalışıldığı bir toplumda “İnanç Özgürlüğü”nden nasıl söz edebiliriz? Peki, böyle bir sistemde müslüman olmayan ya da bu kurallara göre yaşamak istemeyen müslüman yurttaşlarımız için bir özgürlük mevcut mudur? Eğer mevcutsa, bu vatandaşlarımız ikinci sınıf insan mıdır?

 

Bu sorunlar yüzündendir ki teokratik sistemler diktatördür. “Diktatörlüğe Özgürlük” söylemi ise trajikomik bir ifadedir. Maalesef, insanlarımızın kafası o kadar bulandırılmıştır ki bu temel gerçekleri görmekten bile oldukça uzaktadırlar. İlginçtir, bugün genç kızlarımız “türbana özgürlük” sloganları içerisinde kendilerini prangalara bağlar olmuştur. Ne acıdır ki, “Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış fikir bırakmıyorum. Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir!” diyen bir liderin “kendini sevmeyen” torunları akıldan fikirden uzak böylesi düşüncelerin ve bu düşünceleri pompalayan tarikatların esiri olmuştur.

 

Tarikatlarla cemaatlerle demokrasi olmaz gerçeği ortadayken bir bakıyoruz, bu kesim “demokrasicilik” oyununu sahneden düşürmez olmuş. Her gün yarım milyondan fazla bedava dağıtılan gazetelerinde sürekli bir demokrasi vurgusu hâkim.

 

Şeriat – Demokrasi Diyalektiği

 

Allah Allah!

 

İyi de arkadaş, sen özünde bu kavrama değer veriyor musun ki?

 

Mesela en başta, bu ülkeye demokrasinin gelmesi için her türlü gerici kurumu yıkan Mustafa Kemal’le barışık mısın?

 

Yoksa onun bu kurumları yıkarkenki devrimciliğine karşıt olarak onu “Demokrat olmamakla” mı suçlamaktasın?  Devrimde halk oylaması mı istemektesin?

 

Demokrasinin olmazsa olmaz olgusu laikliği kendi dar şeriatçı aklınla yeniden tanımlamaya mı kalkmaktasın?

 

Sanı profesör ama kendi kompresör bile olamayacak adamlarla kalkıp demokrasi dersi vermeye mi kalkıyorsun?

 

Tüm bunları bir de oturup demokratlık kisvesi altında mı yapıyorsun?

 

Tam bir Şeriat – Demokrasi Diyalektiği! Tabi, anlayana…

 

Üç Ana Çarpıtma

 

Bu konuda üç farklı çarpıtma söz konusu:

 

1)      Çoğunluğun “Müslüman” olduğunu vurgulayarak, totaliter bir devlet arzusunu, sanki “demokratik” bir istemmiş gibi topluma sunmak.

2)      Şeriat devletine karşı çıkanları, Müslüman değilmiş ya da İslam dinine küfrediyormuş gibi yorumlamak.

3)      Laikliği, sanki toplumun demokratik isteklerine karşıymış ya da din düşmanıymış, yani bağnazlıkmış gibi göstermek.

 

Bizim dincilerimizin demokrat-yobaz olmasındaki temel etkenler işte bunlardır. Demokrasiyi kendi silahı ile yıkmaya çalışmaktadırlar. Çoğunluğun gücünü demokratik olmayan bir biçimde kullanılmamasının tek güvencesi ise temel hak ve hürriyetlerdir. Din konusunda bu “temel hürriyet” inanç özgürlüğü, “temel hak” da anayasamızın değiştirilemez ilkelerinden biri olan laikliktir.

 

Yazan: Kabusdamon 

Ilıcak'ın Ergenekon'u

 

Nazlı Ilıcak kadar Ergenekon'u kafa bulandırmadan anlatan bir yazarımız yok(!)

Şimdi hep beraber Ilıcak'ın dediklerine kulak verelim;

"Bir soru: Ergenekon Kontrgerilla mı? Kontrgerilla'nın içinde ABD yok mu? ABD komünistlere ve hatta sola karşı bu yöntemi hem 12 Mart'ta, hem de 12 Eylül'de kullandı." (Sabah, 25 Ağustos 2 008)

Çıkarılacak ik sonuç: Evet ABD'nin içinde olduğu bir Kontgerilla var.

Devam edecek olursak,
"Ergenekon'un hedefi Türkiye'yi ABD ve AB'den koparıp, Rusya çizgisine çekmekti. Laiklik mitinglerini hatırlayınız. 'Ne ABD, ne AB tam bağımsız Türkiye' demiyorlar mıydı?"

Anlaşılan yazarımıza göre tam bağımsız Türkiye'nin olmazsa olmaz koşulu Rusya çizgisine gelmek. Bu da ilginç bir tespi elbet ama burada çıkarılacak sonuç bu değil.

Burada ikinci saptaması var Ilıcak'ın: Ergenekon, ABD'nin örgütlediği Kontrgerilla değil.

Allah Allah!

Eee, ne oldu bizim eski Gladyo'ya?

Bu soruya Fethullahçı-İkinci Cumhuriyetçi bazı liboşların verdiği yanıt şu:
"O diğer ülkelerde olduğu gibi tasfiye edildi."

Ne ara oldu bu iş acaba?

Ergenekon bu kadar gürültü koparttığına göre bundan da az biraz ses beklemek hakkımız öyle değil mi?

Ama bahsettiğimiz cenahın büyük bir çoğunluğu da lafa şöyle giriyor:
"Avrupa ülkelerinde tasfiye edilip de, Türkiye'de yerinde duran Gladyo..."

Bak keratalara!

 

Yazan: kabusdamon 

Anket Okuyabilen Bir Başbakan İstiyoruz!

Sayın Başbakan, belli ki anket okuma konusuna da diğer pek çok konuda olduğu gibi fırsatçı yaklaşmaya çalışıyor. Anlamsız ve çelişkili ifadeleri, çeşitli yollarla afyonlanmış kitleler üzerinde doğruluğu kesin, kulağa mantıklı gelen ifadelermiş gibi bir etki bırakıyor. Uyutulmuş kitleleri, sözcük oyunları ile kandırmak ne kadar ahlaki bunu artık fazla sorgulamıyoruz. Zira bu ülkede sağın ne kadar ahlaki bir yol izlediği yıllardır malum, son günlerde gündemin yoğunluğu ile güme giden, cezası kesinleşen “Üzmez” olayı ile de sabit. O yüzden konu hakkında çok fazla irdelemede bulunmanın pek bir anlamı yok.

“AK Parti’nin halkımızın gönlündeki yeri güçlenerek devam ediyor. Kararsızlarda ciddi artış var. Muhalefet kan kaybediyor” buyurmuş başbakan. Merak ediyorum kararsızların oylarının artmasıyla AKP oylarının artması arasında nasıl bir organik bağ ve de doğru orantı kurmuş? Neden “Kararsızların oyu artıyor, oy kaybediyoruz” gibi gayet gerçekçi bir mantık kurmaz da böyle anlamsız sözler sarf eder? Bir başbakanın böylesine basit bir mantığı kuramayacak kadar zayıf bir zekâda olduğunu söylemek istemeyiz. Gerçi zamanında oy kullanmayan kitleler üzerinde yaptığı hesaplama hatası da hala dimağlarımızdan silinmiş değil ama biz yine de iyi niyetle yaklaşmayı gerekli görüyoruz. Bizim iyi niyetimiz de başbakanın kötü niyetini ortaya çıkarıyor maalesef. Çünkü böylesi bir saptırma zekâ problemi yoksa ancak kötü niyetle yapılmış olabilir.

Bu tabloda, muhalefet kan kaybediyorsa kan kazanan kesim de iktidar oluyor haliyle. Kendi yakınındakilerin ayrı oluşumlar yaratma çabalarını es geçerek böyle bir kanıya nasıl vardı bilmiyorum. Zaten önemi de yok. Ne de olsa halk inanıyor, üstünde durmaya değmez.

Kan kazanan AKP’nin oy oranı sözüm ona fırlıyor tabi. Nitekim başbakan oylarının yüzde 48’e çıktığını müjdeliyor. Gerçi bahsettiği ankette oy oranı yüzde 41,9 olarak ifade ediliyor ama başbakan belli ki çoğaldığını müjdelediği kararsız seçmenin oylarını dağıtmış. Çok şükür ki hepsini kendine almamış!

Şimdi olayın saçmalığını bir el atalım. Kararsız seçmenin oy dağılımını kararlı seçmenin oy dağılımına göre dağıtmak kimin haddine? Gerçekçi bir bakış açısı mıdır bu? Kararsızların oyunu gasp etmek denmez mi buna? Adı üstünde kararsız seçmen, neden dağıtıyorsun? Bu kararsız seçmenin kararlı seçmenlerin kararında olacaklarının bir garantisi var mıdır?

İşin mantıki yönü elbette AKP'yi ilgilendirmiyor. Onun hedefi zaten kararsız oylar. Kararsız olduğunu beyan eden seçmenin bu kararına saygı göstermeden oylarını daha çok gösterip onları etkilemek amacında.

Geçtiğimiz seçimde AKP’nin yüzde 47 oy alacağını tahmin eden AG araştırma şirketinin AKP’nin oy oranını yüzde 33, kararsızları da yüzde 29,4 olarak açıkladığını da bir kenara not etmekte fayda var.

Metropol araştırmasına geri dönecek olursak, AKP’nin oyları ne kadar yüzde 41,9 olarak açıklansa da halkın yüzde 73’ünün AKP politikalarından rahatsız olduğunun görülmesi lazım. Keza en güvenilir kurumun hala AKP’nin en çok zıtlaştığı kurumlardan olan “ordu” olması da göz ardı edilemez.

Peki, bu sonuç bir tezat oluşturmuyor mu? Halk beğenmediği bir partiye neden oy veriyor?

Kanımca yürütülen alternatifsizlik propagandaları bu konuda ciddi önem taşıyor. Alternatif yok diye şartlandırılan uyutulmuş kitleler meşru olmayan yollarla el konulan, tehdit edilen boyalı basının yönlendirmesi ile beğenmedikleri bir partiye oy vermek zorunda bırakılıyorlar. Durum öyle bir hal alıyor ki, iktidar alternatifi yok söylemi, muhalefet alternatifi yok mantığına bürünüyor.

Türkiye’de muhalefetin ne kadar atıl olduğu düşünülürse düşünülsün kesinlikle AKP iktidar için geçerli parti değildir. İktidara kızıp, muhalefeti cezalandırmak da ancak dört bir yanı kuşatılmış, beyni sulandırılmış bir ülkede görülebilir!

 

Yazan: kabusdamon

Faşizm Hortladı!

 Faşizm Hortladı!

 

 

Olmayan darbeye karşı darbe yürüyüşleri boşuna değilmiş meğer.

Varmış atında bir tertip !

Hem de aylar öncesinden planlanan. Nereden mi biliyorum? Arz edeyim...

Sinan Aygün'ün odasında 3 ay önce borularda bir hasar meydana geliyor ve tesisatçı çağrılıyor. Boruda gizlenmiş "Glock" marka bir silah bulunuyor ! Silahı kim koydu belli değil ama neden konulduğu bugün daha da net anlaşılıyor.

İktidar yanlısı medya ortak bir merkezden haberi alırmış gibi aynı manşetlerle çıkıyor. Benzer iddialar...

Darbe, darbe, darbe...

Kim yapacak arkadaş bu darbeyi ?

Emekli generaller mi ? Neden görev başındayken yapmadılar diye sormazlar mı adama ? Sivil araçlarıyla mı yapacaklar darbeyi ? Yoksa emekli ikramiyelerinin yanında paşalara tank mı hediye ediyorlar ?

Yoksa gazeteciler mi yapacak bu darbeyi ? Eee malum, kalem kılıçtan keskindir diye mi düşünüyorlar ? Mürekkep mi sıkacaklarmış darbe vakti kalemlerinden ?

Esnaf odası başkanı mı yapacak yoksa bu darbeyi ? Malum, örgütlenmeler "esnaf"sız olmuyor !

AKP'nin kuzu sarması olduğu dış odaklar bile haykırıyor bu operasyon "hayali" diye.

İnsanlar terör örgütü üyesi olmakla itham ediliyor ve ortada daha iddianame yok. Dedikodulara göre ise iddianame 300... Değil ! 500... Değil ! 1000 Hiç değil ! Tam 2500 sayfa ! El-insaf be kardeşim ! Bir iddianame 2500 sayfa olur mu ? İddianame dediğin az ve öz olur. Kim okuyacak da anlayacak da karara bağlayacak bu iddianameyi. Yoksa maksat zaten süreci uzatmak mı ?

O bir yana, bu hayali suçlamalar yüzünden Van 100. Yıl Üniversitesi Rektör Yardımcısı canına kıymıştı ağır eleştiri oklarının hedefi olduğu için. Bu memelekete yıllarca hizmet etmiş, terörle uğraşmış paşalar "terörist" damgası yiyorlar. Zaten okumuşsunuzdur pek çoğu ayılıp bayılıdı. Kolay değil elbet ! Sen ülkeye yıllarca hizmet et sonra gelsinler birilerinin keyfi uyarınca senin hakkında olmadık dedikodular üretip üstüne üstük içeri atmaya yeltensinler !

Bu yapılanların Nazi Almanya'sında Göbbels'in yaptıklarından, Reichstag yangını'ndan ne farkı var ?

Bu gelen Faşizmin ayak sesleridir...

Faşizmi hortlattılar !

 

Yazan: Kabusdamon 

Sosyalist Enternasyonal ve CHP

Sosyalist Enternasyonal ve CHP

hex6

Geçtiğimiz günlerde Sosyalist Enternasyonal’in 23. Genel Kurulu Atina’da toplandı. Bu toplantıya aynı zamanda enternasyonalin başkan yardımcısı olan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, katılmayacaklarını açıkladı. Sebep, enternasyonal içinde kümelenmiş bir lobinin saldıracak olması olarak açıklandı. Türkiye’den katılan tek partinin DTP olması ve Talabani’nin örgütü olan KYB’nin tam üyeliği, bunların yanında Talabani’nin Baykal yerine başkan yardımcılığına seçilmesi ile de anlıyoruz ki bu lobi Kürt lobisidir. İran KYD’sinin de istişari üyeliğe kabul edilmesini de bunların yanına ekleyelim.

Hatırlanacağı üzere önceki enternasyonal toplantısında, Barzani konuşma yaparken Baykal toplantı salonunu terk ederek ciddi bir tepki göstermişti.

Tabi buradaki saldırıyı sadece Kürt lobisi ile sınırlı tutmak hata olur. Biliyoruz ki bizim liberal ve sağ kanadımız da çok sol sever(!) insanlar olarak, yemediler içmediler CHP’yi “milliyetçi” tutumları yüzünden enternasyonal’e şikayet ettiler. CHP’nin suçları(!) 301’i savunmak, Türk ordusunun Kuzey Irak’a müdahalesine destek vermek ve kapatma davasında kapatılma yönünde eğilim göstermekmiş.

Sosyalist Enternasyonal’in böyle tepkiler vermesi ve Kürtçü işbirlikçilerin yanında durması çok da şaşırılası bir durum değil. Çünkü Sosyalist Enternasyonal yapısı gereği emperyalisttir, emperyalizmin sol kanadıdır.

Neden? Bunun cevabını bulabilmek için Sosyalist Enternasyonal’in tarihini iyi irdelemek lazım.

II. Enternasyonal

Silogo Marks’ın da katıldığı ve fikirlerinin genişçe kabul gördüğü I. Enternasyonal, Marksist-Anarşist ayrışmalar yüzünden dağılınca yerine II. Enternasyonal kurulmuştur. II. Enternasyonal, Lenin’in de katıldığı fakat görüşlerinin kabul görmediği, bunun yerine Kautsky yanlısı “Sosyal Demokrat”ların zaferi ile sonuçlandığı bir toplantı olmuştur.

Peki kimdi bu sosyal demokratlar?

Sosyal Demokrasi

Sosyal demokrasi, Bolşevik ihtilali ile güçlenen sosyalizme karşı kendi halkını kontrol altında tutmak için “Batılı Kapitalist” devletlerce Kapitalizmin kucağında oluşturulmuş bir sol harekettir. Batılı ülkelerin kendi işçilerini sosyalizme kaymasınlar diye ortamı yumuşatma ihtiyacı sonunda oluşturulmuştur. Ortam yumuşayınca ve de batının burjuvası, işçilerine emperyalizmden pay verince Marks’ın büyük bir öngörüsü de suya düşmüş oldu.

Marks, Batıda oluşan kapitalizmin gitgide sertleşeceği ve sosyalist devrimlerin peşi sıra geleceğini düşünmüştü. Ancak batılı ülkeler ortamı yumuşatmak suretiyle sömürü düzenlerine devam ettiler. İşte bu sömürü düzeninin devam etmesindeki en büyük pay sosyal demokrasiye aittir!

Sosyal demokrasi bu bakımdan, burjuva kökenli, sosyalizme karşı sigorta işlevi gören “ajan” bir ideolojidir. Lenin’in tabiriyle sosyal demokratlar, “Sosyal Emperyalist”tirler.

Georges Politzer de “Felsefenin Temel İlkeleri” gibi sosyalizmin “abece”si kabul edilen kitabında Sosyal Demokratlar için şöyle der;

“Sosyal-demokrat ideoloji,tipik bir metafizik ideoloji olarak görülüyor. Bir mum söndürme aleti gibi kullanılıyor. Şevki boğmak, perspektifi bulandırmak, savaşçıları savaşımdan geri çekmek. (…) (Bu görüşte) madem ki, “sonunda gene aynı yere varılacak”, kapitalizme karşı savaşım vermek zahmetine değmez gibi zararlı bir fikre gelinir. Bu “obur papazlar” gerçekte dinsel anlayışla yoğrulmuşlardır; esas olarak insanın güçsüzlüğüne inanmışlardır. Kendileri batmıştır, tarihi de batırmaya çalışırlar. Ve bunun içindir ki, gülüşlerinde bir sahtelik akar; umutsuzdurlar.”

Olayın teorik kısmı az çok böyle. İşin bir de pratik boyutu var…

Batılı Sosyal Demokratların İcraatları

Bugün CHP’nin ulusalcılığını eleştiren bu topluluklar, Birinci Dünya Savaşı günlerinde kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda savaşa destek vermişlerdir. Böylesi bir emperyalist paylaşım savaşına destek vermelerinin sebebi kendilerinin bu savaştan pay alacak olmasıdır. Çünkü sosyal demokrasi ile beraber, batının burjuvaları dünya milletlerini sömürdükleri oranda kendi işçi sınıflarına da bundan pay vermeyi ihmal etmediler. Marks’ın da dediği gibi, haliyle “kendi sınıfları çerçevesinden olaya baktılar.” Bundan çıkarları vardı ve bunu kaçıracak kadar enayi(!) olamazlardı.

Sosyal demokratların solculukları(!) saymakla bitmez.

Örneğin, Mısır Cumhurbaşkanı Nasır, Süveyş Kanalı’nı Mısır egemenliğine almaya kalktığında savaş açan kimdi dersiniz? İngiliz İşçi Partisi miydi yoksa? Olur mu canım öyle şey?!

Peki, Yugoslavya’yı kimler işgal etmişti? Fransa Sosyalist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve yine İngiliz İşçi Partisi mi?

Ya Afganistan ve Irak’ı işgal edenler? Yine mi İngiliz İşçi Partisi yoksa?

Görüldüğü gibi Sosyalist Enternasyonal’in CHP’ye tavır alması gayet normal. Zira CHP ne burjuva temelinde kuruldu ne de dünyanın işgaline göz yumdu. Avrupalı Sosyal Demokratlar değil miydi zaten Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan? Yine onlar değil miydi bizi destekleyen Sovyet devrimcilerini “Emperyalist Bonapartçılar” diye itham eden? Ulusal Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkan böylesi çıkarcı grupların CHP ile barışık olmaları mümkün müdür?

CHP Tarihi

CHP, batılı emperyalistlere karşı verilen haklı bir mücadelenin ürünüdür. Kökünde antiemperyalizm yatar. O yüzden batının yapmacık sosyalist (özünde kapitalist) partileriyle uyuşacak son örgüttür. CHP, batılıların paylaşım planlarını bozmuş ve de en çok sosyal demokratları yaralamıştır. Bu kraldan çok kralcı kesim hala bu yüzden CHP’ye kin duymakta ve olmadık iddiaları temcit pilavı gibi önüne sürmektedir.

Fırsat bu fırsat, bizim tatlı su solcularımız ve gardrop Atatürkçülerimiz başta olmak üzere liberal, İslamcı kesimin de saldırısına uğramıştır CHP. İlginç olan özellikle bu son kesimin birden Sosyalist Enternasyonal aşığı kesilmeleridir. Zaten onların solda alabilecekleri yol ancak o kadar olur!

Madem o kadar beğeniyorlar Sosyalist Enternasyonal’i buyursunlar paşalarımız, onlar katılsınlar. DTP orada yalnız kalmasın. Sosyalist Enternasyonal gibi bir kuruma da ancak onlar yakışır zaten diyesi geliyor insanın. Neyse, biz konumuza geri dönelim…

CHP 1960’lı yıllarda yükselen sol akımlarla kendini ortanın solunda tanımlamıştı. Bu görüşle, sosyal demokrasiye kayma gereği gördü. Kemalizm gibi en has sol bir ideoloji varken çareyi evrensel sol açılımlarda bulmuştu. Nihayetinde 1976 yılında Ecevit döneminde de Sosyalist Enternasyonal’e katıldı. Doğrudur, yanlıştır. Ya da o günün politik şartları gereği olarak böyle yapılması öngörülmüştür, bu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu açılımla birlikte CHP’de bir kimlik sorunu başlamıştır ve bunun sebebi de tüzükte iki ideolojinin, Sosyal Demokrasi ve Kemalizm’in çatışmasıdır.

Sosyal Demokrasi ile Kemalizm çatışır

Gerek Kemalizm’i ortaya çıkaran felsefe ve şartlar gerek Kemalist Devrim’in uygulamaları, çok net bir gerçeği gözler önüne seriyor. Bu gerçek, Kemalizm ile Sosyal Demokrasi’nin asla ve asla uyuşamayacağı gerçeğidir. Bir olgu hem kendisi hem karşıtı olamaz. O yüzden ne Kemalizm Sosyal Demokrat bir ideolojidir ne de Sosyal Demokrasi Kemalizm’i içinde barındıracak olgunluktadır. Biri emperyaldir, diğeri antiemperyalist! Kemalizm, mazlum milletleri kurtarma misyonun önderi olma iddiasındadır, Sosyal demokrasi tüm mazlum milletleri ne kadar sömürebileceği hesabında. İşte bu yüzden CHP hem Sosyal Demokrat hem Kemalist olamaz. CHP, süratle tarihi içerisinde yapmış olduğu bu çelişkili hatayı düzeltmeye mecburdur.

Bizim burada tartışmamız gereken esas konu Sosyalist Enternasyonal ile CHP’nin çatışması değil, CHP’nin mazlum milletlere liderlik edecek kendi öz misyonuna ne zaman ve nasıl oturabileceği olmalıdır.

 

Yazan: kabusdamon

Kaynak: Politika Dergisi

 

Bilimsellik ve Türk Siyaseti

Bilimsellik ve Türk Siyaseti

 

Bilim, kaba tanımıyla tarih boyunca deneme-yanılma yoluyla elde edilen birikim olarak ifade edilir. Tanımın bel kemiği “deneme-yanılma” yöntemidir.

Maalesef, kendilerini pek bir bilimsel gören bazı çevreler bu önemli noktayı es geçmekte, deneme-yanılma olgusuyla dalga geçercesine kendi oportünist anlayışlarına bazı kutsal kavramları kalkan yapıp denenmiş ve de olmuş eylemleri yok saymakta, onları eskimiş olarak görmektedirler. Bazıları da iyi niyetleri içte saklı kalmak şartıyla yine bu “deneme-olma” gerçeğini dogmatikleşmiş fikirleri yüzünden görmek istememektedirler.

Tarih bilimi pek klasik bir söylemle, “geçmişten ders çıkarmak ve geleceği ona göre şekillendirmek” yüzünden önemlidir. Ancak bilimsel anlayışları, kıt felsefik fikirlere hapsolmuş pek bilimsel kesim, bilimsel anlayışa daha temelden zıt fikirler besledikleri için bir bilim olan tarihi de ne kadar kavrayabildikleri tartışılır.

Bilimin tanımını tarih kavramı içerisinde yorumlayacak olursak, elde edeceğimiz sonuç; “her ülkenin deneme-yanılma yoluyla elde ettiği kendi birikimi, yine kendi şartları içerisinde bir gelişime yol açacak ve geleceğini buna göre şekillendirecek” olacaktır.

Kendi ülkesinin birikimlerini yok sayıp; denenmiş, olmuş gerçekleri es geçenlerin, çareyi büyük bir gaflet içerisinde dış literatürde ve dış odaklarda arayanların dikkat etmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. O da büyük Türk Devrimidir!

Türk devrimi; kendi öz koşullarında, kendi “deneme” ve pek az yanılmalarıyla oluşturulmuş ve de “olmuş” büyük bir eylemdir. İçinden çıktığı büyük savaş ve sonrasında gerçekleştirdiği devrimlerle küresel çapta sonuçları olmuş bu hareket, iyi incelenmesi gerekir ve gerekli derslerin çıkarılması bakımından da ciddi bir kaynaktır. Ve de en önemlisi bugünün Türkiye’sinin “birikimi”dir, bugünün Türkiye’sini etkilemiştir. Etkilemeye de devam ediyor.

Türk devrimi bir diğer açıdan da önemlidir. Kendini, Batı literatürüne hapseden bazılarının özenle dikkatten kaçırdıkları bir şeydir bu. O da Türkiye’nin evrimsel sürecinin, o çok özenilen, beğenilen Batı Avrupa’dan oldukça farklı olmasıdır. Tarih bilimine önemle atıfta bulunulur…

Osmanlı ne Rönesans’tan nasibini alabilmiş, ne Reformdan haberi olmuş, ne Sanayi Devrimi’ni yakalamış ne de Aydınlanma Devrimi’nin bir tutam ışığından istifade edebilmiştir. Bir Fransız Devrimi, Ortadoğu’da değil, Batı Avrupa’nın göbeğinde olmuştur. İşte tarih nehrinin yatağını değiştiren böylesi olaylara uzak olmamız, kendimizi Batı Avrupa modeli altında incelememizi engeller.

Recep Peker, dönemin üniversitesinde ders verirken, Kemalizm’i anlatıyor ve neye benzediğini, hangi modele benzediğini şöyle ifade ediyor; “Biz bize benzeriz”. Devrim partisinin genel sekreteri neden böyle bir niteleme yolunu seçti dersiniz?

Bu kadar “biz”ci olmak, bizleri tecrit olmuş bir millet elbet yapmayacaktır. Kendimizi dünyaya kapayalım, her şeyimiz “biz” olsun mantığı ile yaklaşmıyorum. Emperyalist odaklara karşı böyle bir düşüncemiz olsa bile, çok önemli tarihi bir görevimiz dolayısı ile bu, yine gerçekleşmeyecektir. Nedir o görev? Mazlum milletlerin yanında olmaktır!

 

Yazan: kabusdamon